google-site-verification=8SKVZvCgNq15inzikTP1VfTBOYQ81urWn55KV6iqqtw
Asıl savaş, top seslerinin yankılandığı, barut kokusunun sindiği fiziksel cephelerde değil; bir milletin kalbine, ruhuna ve bin yıllık birikimi olan inancına yöneltilen sinsi saldırılarda saklıdır. Toprak kaybı acıdır ancak geri alınması mümkündür. Oysa bir milletin kültürel kodları, inanç dünyası ve manevi değerleri hedef alındığında, meselenin en derin noktasına, yani varoluşun kalbine hançer saplanmış demektir. Anlamamız ve uyanık kalmamız gereken asıl büyük meydan burasıdır. Zira zihinler işgal edildiğinde, en aşılmaz surlar bile içeriden yıkılmaya mahkumdur.
Peki, bizler bu sessiz ve derinden ilerleyen kuşatmaya neden geçit vermemeliyiz?
Cevabı, bin yıldır bu toprakları vatan kılan o muazzam harçta(karışım)da gizlidir. İslam inancımızla yoğrulan, adaleti ve merhameti merkeze alan kültürümüz, sadece geçmişimiz değil; bizi biz yapan yegane kalemizdir. Modern dünyanın parıltılı maskeleri ardına saklanarak değerlerimize saldıranlara, bizi köksüz bırakmaya çalışanlara asla boyun eğmeyeceğiz.
Bin yılı aşkın bir süredir bu mukaddes coğrafyada yükselen ezan sesleri ve dalgalanan bayrak, sadece sınırları değil, o sınırların içindeki sarsılmaz maneviyatı da temsil eder. Bu yüzden, ne inancımızdan bir ödün vereceğiz, ne de bu aziz topraklardan bir karış dahi olsa yabancı bir gölgenin yansımasına dahi müsaade etmeyeceğiz.
Bir kıssadan hisse;
Çınarın Sırrı
Eski zamanlarda, fethedilmesi imkansız görülen ulu bir çınar ülkesi varmış. Düşman orduları defalarca gelmiş, ancak halkın toprağına olan bağlılığını kıramayıp geri dönmüşler. En sonunda, kılıçla sonuç alamayacağını anlayan karanlık bir vezir, hükümdarına şu akıl dışı planı sunmuş:
"Onların kale kapılarını kırmanıza gerek yok. Şehirlerine girin ve onlara kendi masallarınızı anlatın. Onların çocuklarına, dedelerinin kahramanlıklarının aslında birer masal olduğunu, bin yıllık inançlarının ise 'eski bir gelenek'ten ibaret olduğunu fısıldayın. Kendi dillerinden kelimeleri söküp, yerine manasız sesler koyun."
Yıllar geçmiş. Bir gün düşman ordusu tekrar kapıya dayanmış. Ne gariptir ki, kimsede direnme gücü kalmamış. Çünkü gençler artık o toprağın neden mukaddes olduğunu unutmuş, dedelerinin dualarını ve dilini yabancı bulmaya başlamışlardı. O ulu çınar, rüzgar esmese de devrilmişti; çünkü kökleri ile bağını koparan ağaç, ayakta dursa da aslında ölüdür.
İşte bizim hikayemiz, o kökleri canlı tutma hikayesidir.
Bizler, bu topraklarda sadece birer sakin değil, bin yıllık bir mirasın bekçileriyiz. Kültürel saldırılara karşı en büyük silahımız; tarihimizi bilmek, inancımıza sarılmak ve bu şuuru gelecek nesillerin zihnine nakış gibi işlemektir. Bir karış toprak vermemek için önce bir damla değerimizden vazgeçmemeyi öğrenmeliyiz.
Selam ve dua ile…