Havalar; sıcak mı sıcak. Siyaset; sıcak mı sıcak. Ekonomi desen el yakıyor. Yapacak bir şey yok, ya sabredip selamete ereceğiz ya da tası tarağı toplayıp çıkıp gideceğiz buralardan.
Buralardan derken bu şehirden demek istemiştim. Ama hangi şehre gideceğime henüz karar veremedim desem yeridir. Çünkü gideceğim hangi şehir, bana bu benden olan yer kadar, değer verebilir. Gideceğim o şehirde hangi insan, bana bu benden olan insan kadar, değer verebilir ki?
Biz önce kendi insanımız içerisinde birbirimize samimi olmaya özen gösterelim gerisi inanın gelir. Yıllardır, bilhassa son elli yıldır bu şehrin insanını kullanarak kendilerine krallar gibi hizmet ettirenlerin, kendilerini birinci sınıf özel bir vatandaş kategorisinde görüp, diğer bütün halkımı aşağılayan bakışlarıyla süzen, azınlık olmalarına rağmen çoğunluk gibi görünen sırtımızdaki kenelerinin de artık yavaş yavaş temizlenerek, pabuçlarını damlara atmanın vakti geldi de geçiyor bile. Seçim yazılarımıza başladığımızda onlarında kimler olduğunu halka anlatmaya başlarız artık.
Şu sıralar seçimin sıcak rüzgârları da esmeye başladığından, hararetimiz conta yakmak üzere benden demesi. Zaten “oynatmaya az kaldı” nakaratımız, “bize her gün bayram” sloganı da ağzımızda sakız oldu, Rabbim sonumuzu hayır ede, ne diyelim.
Benim siyasete baktığım pencere biraz farklı bir pencere. Her ne kadar pembe panjurlu olmasa da, hayal kurdurmasa da yine de umudu elden bıraktırmıyor. Yarınların daha refah, daha güzel, daha güçlü Türkiyesine, koşar adım olmasa da emin adımlarla gittiğimizi görmekteyim. Rabbim nasip etsin bu durumu çok kısa bir zaman dilimi içerisinde, hep beraber göreceğiz. İçimizdeki o inanmayan birileri de değil elleriyle, dişleriyle dahi tuzak kursalar sıkıntı yok, çünkü inanılmış haklı davalarda Rabbim tuzak kuranların en hayırlısıdır.
Türkiye de genel durumu özetlemek isteyen, Erzurum siyasetine baksın. Diğer bir deyişle önümüzdeki seçimin rengi Erzurum dan daha net görünmektedir. Her ne kadar birileri seçimler ile ilgili olarak anket yapıp veya yapmış gibi gösterip veya seçilmiş birilerine yaptırılmış gibi gösterip kendi algılarını ortaya dökseler de, benim baktığım pencere hiçte öyle resmetmiyor.
Türkiye yazımızı az biraz sonra yazarız, okumak isteyen de okur ve bir yerlere not alır. Seçim sabahı oturur konuşuruz, şu benim pencerenin manzarasını. Kahvesiz anlatmam ona göre…
Şimdi biz asıl meselemiz ile Erzurum siyasetine ana damardan giriş yapalım.
Yarın seçim olsa; kim veya kimler, ne için aday olur sorusu bu sıralar dillerden düşmeyecek, yaşayıp göreceğiz.
Yarın seçim olsa; mevcut görevlilerden hangileri göreve devam kararıyla yola devam eder, kimlere veda edilir veya kimler istedikleri olmayınca “ben küstüm, ben oynamıyorum bana ne-bana ne, verin bilyelerimi” deyip bölücülüğe başlar çok sık göreceğiz.
Yarın seçim olsa; kimlerin menfaatleri ön plana çıkacak seyredip göreceğiz.
Ve
Yarın seçim olsa Erzurum’dan Büyük Şehir Belediyesi Başkanlığı için kimi aday koymak gerekir, bol bol onu tartışıp kendi aramızda kelime savaşlarına gireceğiz. Ama bilinmesi gereken tek bir konu var ki; Sayın Başkanım Mehmet SEKMEN’in olmayacağıdır. Olmayacak çünkü geçen yılların penceresinden az önce bahsettiğimiz “samimi olmak” şartıyla, dürüstçe bakıldığı zaman, görevini layıkıyla yerine getirdiği, çabaladığı, gayret gösterdiği, acısıyla-tatlısıyla mesaisini büyük bir özveriyle harcadığını ve bu şehrin abisi olma pozisyonunu şimdilik bu kulvarda tamamladığını kabul etmek gerekmektedir. Ve Hatta birileri taaa aylar öncesinden Sayın SEKMEN in bakan olacağını ve hatta eli kulağında olduğunu da yazmıştı ama o iş artık seçime kaldı ve seçim için de sayılı günlerin olduğunu hepimiz biliyoruz. En az bir müsteşarlık veya vekillik olmak üzere Başkan Mehmet SEKMEN artık Erzurum da yok.
Olmak ister ise, yeniden başkan olacağım der ise, yarım kalan işlerim var, en azından şu kentsel dönüşümü bir tamamlayayım der ise, kazanamaz. Bakınız yanlış anlaşılma olmasın şimdi, kazanamaz derken bu halk onu gerçekten sevdi. Şapkasını sevdi, bizden biri gibi duruşunu sevdi, vaat verirken bile olmayacak işleri olacakmış gibi anlatmasını sevdi. Kızdığı zaman bir ağabeyi edasıyla kaşlarını çatmasını sevdi, el uzatmasını sevdi, kendi gücünün çok üstünde bir performans ile olayların üzerine atılışını sevdi. Yani kısacası Mehmet ağabeyiyi dadaşlar samimi olarak sevdi ve belediye başkanlığı koltuğunda değil daha üst koltuklarda görmek için, yarım kalan işlerini de daha üst sıralardan yürütmek ve tamamlamak için kararını beklemektedir. O yüzden benim baktığım pencerede Mehmet abi; Büyük Şehir Belediye Başkanlığı yarışında yok… O yüzden kazanamaz.
Peki, o zaman bizden olup, bizim gibi düşünen kimi getirelim oraya?
Birçok isim var masada ama resmin rengi hiç birisine yakın gelmiyor. Bu seçimlerde o kadar çok kriter istiyor ki Erzurum halkı. Benim memleketimin insanı da artık ezile ezile ve hatta kendi seçtiği insanlar tarafından, kendi vekilleri tarafından, kendi bürokratları tarafından oyalanmaktan bıktı artık. Cumhuriyetin yüzüncü yılında başını göğe kaldırarak diyor ki;
Benden olan gelsin, benim içimden olan. Komşum olsun daha çok. Akrabam olsun, hatta tanıdığım aşina birisi. Cumhuriyet Caddesinden, Havuz Başına doğru tarihe inat özlem turu atarken selamlaştığım birisi olsun.
Her hangi birimizin cenazesinde, sağıma baktığım zaman yanımda gördüğüm biri olsun. Rahatlıkla yanına yaklaşayım ve selam ile birlikte tokalaşıp sarılayım, bizden biri olduğu da böylece tescillenmiş olsun.
Sabahçı kahvesinde ve hatta gece yarısı, şehrimin her hangi bir çorbacısında sohbette yakalamalıyım onu, hasbıhal edebilmeliyim. İçtiğim çorbanın veya çayın parasını yeri geldiği zaman o ödesin, yeri geldiği zaman ben. İkram olmasın adı, “gardaş payı” edebilmeliyiz bu muhabbeti.
Samimiyeti, yüz ifadelerinde yapmacıksız ve makyajsız ortaya çıkabilmeli. Mimikleri sıcakkanlı ve dost olmalı. Korkmadan yanına yaklaşabilmeli insan. Bir de derdi var ise şartsız/şurtsuz dökülebilmeli dilinden. Titreyen kelimelerin ardına saklanmadan ve ıslanmamış bakla kalmadan.
Yapmacıksız birileri olmalı yanı başında, sanki de kucaklayıp kaçıracaklarmış gibi korunaklı değil, arkadaş meclisine gelir gibi gelebilmeli halkının yanına. Kendi memleketinde, kendi insanının yanına. Ismarlama, emri vaki ve “lütfen” bir yerlerden paket edilmemeli.
Elleri cebinde, başında Mehmet abinin şapkasından ve ağzında rahmetli İbrahim ERKAL’ın “haydi gel Erzurum’a gel” şarkısı ile yabancılık çekmeden gezebilmeli; Erzincan Çarşısında, Kavak’ta, Çamlık sokakta. Selam verebilmeli Palandöken’in heybetinden korkmadan, Habib Babanın muhabbetinden bıkmadan, Abdurahman Gazinin duasından kaçmadan. Dün burada idim, şimdi de buradayım ve Allah nasip eder ise yarında burada olmak için gayret göstereceğim samimiyetinde olarak.
Baktığım pencereden gördüğüm manzara bu, ben ne yapayım. Halk böyle birini istiyor.
Pencere manzarasına başka bir görüntü takılıyor o an, ellerim cebimde ve ağzımda rahmetli Erkal’ımızın “uzak şehir” şarkısını mırıldanarak Yukarı Habib Efendiden aşağı, Gavurboğan’a doğru iniyorum, ellerinde boya ve fırçalar ile birilerinin kaldırımları boyadığını gördüm. Yanlarına yaklaştım ve az biraz seyre daldım. Halkının kirini boya ile kapatmaya çalışan, temiz görünmesi için ucuz ve imkânlar dâhilinde bir çalışma gayreti içerisinde olan bir zihniyet! “acaba” dedim aradığımız şey olabilir mi diye?
Büyük Şehirlerde görev bitmez, iş bitmez, siyaset bitmez, alavere/dalavere bitmez ama samimiyet olduğu müddetçe de altından kalkılamayacak hiçbir iş olmaz. Bu samimiyet ise ne yazıktır ki öyle her insanda bulunmuyor. Rol yapmadan ve içten gelen bir şekilde…
Hem de halkının kirliliğini saklamak niyetiyle…
Neden olmasın ki; yukarıda halkın maddeler halinde istediği her şey zaten onda fazlasıyla var. Kendi çocuğumuz, kendi kardeşimiz, kendi abimiz. Komşumuz ve akrabamız ve dostumuz. Çorbamızda tuz, toyumuzda nota, kederimizde duamızdır. El verdiğimiz, el tuttuğumuz sıcaklığını yüreğimizde hissettiğimiz kendi kanımızdır.
Ödül ise ödülleri var, daha yenisini aldı hem de yine halkının kirliliğini saklamak, bertaraf etmek uğruna ülkemizde “sıfır atık” konulu tek bir proje ile.
Kariyer ise “aslan gibi maşallah” insanımızın yüreğine dokunmuş, tenine dokunmuş ve en önemlisi de görünür-görünmez, ayaklı-ayaksız mikropları tanıyan bir kariyer.
Pencerenin manzarası bu kadar net. Pencerenin manzarası bu kadar samimi ve bu kadar renkli. Bu arada demedi demeyin, sahip çıkarsınız çıkmazsınız bilmem ama bizden olan bu Doktor Mahmut'a talipli çok, aman diyim UÇAR haberiniz olsun. Sonrasında “sahapsız memleket” ninnisiyle yola devam etmeyin de…



