İçerisinde bulunduğumuz ortam öyle pek te iç açıcı bir durumda değil, malum birileri dışarıdan, bayağı birileri de içeriden oldukça gayretli bir şekilde yolcusu olduğumuz geminin batırılması için gerçekten de müthiş bir performans göstererek, farkında olarak veya olmayarak dikkatleri üzerlerine çekmektedirler.
Farkında olmaları; gayret gösterdikleri halin kasıtlı olduğunu, bilinçli ve güdümlenmiş olarak bile isteye hareket ettiklerini, bir yerlerden veya birilerinden emir aldıklarını ve hatta hatta basit bir ifadeyle, tasmaları olduğunu açıkça ifade eder. Buna bir sözümüz yok, şeytan elbette ki şeytanlığını yapacaktır.
Ancak; asıl sıkıntı yaptığı hareketin farkına varamayanlar, varmayanlar ve üzülerek ifade etmek isterim ki varmak istemeyenlerdedir. Gerçek problem bunlardır. Pirincin içerisindeki beyaz taşlar… Bizden görünüp, bizden olmayanlar… Veya başka bir deyişle sadece ve sadece menfaati için yaşayanlar. Yarın kavramını bilmeyen, vatan olgusunu midesine öteleyebilecek kesimdir sıkıntı olanlar.
Ne acıdır ki;
Binlerce yıllık bir medeniyetimiz, asırlar boyu süregelen bir iktidarımız, tarih sahnesine mal olmuş ve hep daima başrol oynamış onlarca devletimiz, beyliklerimiz gibi zenginliklerimiz var iken.
Dünya var oluşundan beri adı zikredilen ve sadece bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda olan bir milletin mensubu olmak gibi bir şeref ile yaşamakta iken.
Kâinatın tek sahibi olan ALLAH’IN; vasfını kaybetmemiş, son din İslam ile şereflendirdiği ve bu uğurda binlerce fetih ve gaza ile birlikte, âlemlere rahmet olarak görevlendirdiği son peygamberi Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) efendimizin övgüsüne mazhar olan, sayısı belli olmayan şahadet erbabı ve gaza erbabı gönüldeşlerin bulunmakta iken.
Bir o kadar müjdeye,
Bir o kadar teşvike ve ödüle sahip iken.
Bu zenginliğin keyfine ve birikimlerinin tadına varamayarak,
Sen kalk ne idüğü belli olmayan, geçmişi şeytana dayalı ve hatta küfre dayalı bir ihanet çemberinin içerisine balıklama dal.
Hem de ne uğruna? Maddiyat uğruna…
Üç günlük dünyanın, üç saniyelik keyfini yaşamak için.
Farkında olanlar belli, şeytan elbette şeytanlığını yapacak ama ya olmayanlar, o üç saniyelik zevkten mahrum olmamak için “adam bana ne” deyip, “bana değmeyen yılan bin yaşasın” diye iç geçirenlerimiz ne olacak. İhanet işte böyle başlıyor. Tatlı ve iç gıdıklayıcı bir ruh haliyle. “adam boş ver, bana ne” diye.
İyi de, hani biz “komşusu aç iken, kendisi tok yatan bizden değildir” diyen bir peygamberin ümmeti idik.
Hani biz; sadaka taşı içerisinde bulunan liraların sadece ihtiyacımız kadarını alanlardandık.
Hani biz; düşene el uzatıp, canına-malına-namusuna zarar gelmesin diye can verenlerdendik. Aman dileyene aman edenlerdendik.
Ne oldu da biz, biz olmaktan çıktık. Tanınmayan ve hatta kendi öz kardeşini, ana-babasını kediye köpeğe, yalnızlığa tercih edenlerden olduk.
İnancımız olan din aynı din. Değişen hiçbir şeyi yok. Camilerimiz daha bir şatafatlı ve daha bir konfora sahip. İnsanın orada yaşayası geliyor. Bazı hocalarımız, maşallah ilim ehlidir ki, kendi kafalarına göre fetva bile verir olmuşlar. Zaten fırkalar belli olmaya başladı bile, yetmiş ikiye kadar yolu var ya, her fırka başka bir nota ile kendi raksını yapıyor.
Kazancımız her daim artsa da, bereketi olmadığı için kimsenin gözünü ve hatta karnını doyurmuyor. İnsanımız her daim aç. İnsanımızın büyük bir çoğunluğunu madden ve manevi olarak doyurmak artık ihtimal değil. Nefis atı öylesine hızlı hareket ediyor ki gem vurmak mümkün değil.
Hal böyle olunca iktidarda olanlar da bocalayıp durmaktadır. İçerideki çok sesliliğe mi, dışarıda ki ritm bozukluğuna mı ayar verelim diyerekten yorgunlukları had safhaya çıkmaya başlamış bulunmaktadır. Aslında kendi engelleri, yorgunluklarının tek sebebi dışarı değil, içeride kendi çevresinde olanlardır unutmayalım.
Asırlar boyu acısını hep hissettiğimiz yegâne olgu, İHANET olmuştur. Tarihe mal olmuş devletlerimizi, beyliklerimizi silah maharetiyle alt edemeyen şer güçler, her daim içimizde birilerini satın alma yoluyla kiralamış, mertlik ile yapamadığını kahpelik ile yapmıştır.
Dün yaşananlar göstermiştir ki; tarih boyunca uyarlanan bir öncesinin aynısı olan senaryolar, yine aynı zihniyetler tarafından aynı kan bozukluğu taşıyanların silsilesi yoluyla gerçekleşmektedir. Bugün yaşanan olayların dün ile bağlantısı da bu yöndedir. Ne yazık ki yarın da devam edeceği aşikârdır. Çünkü o kanı bozuk olanlar, bizim içimizde yaşayan bizim gibi görünen ama bizden olmayan beyaz taşlardır.
Gemimiz hızla su alıyor, farkındayız. Zemini delip gediği açmaya çalışanlar zannederler ki, gedik büyüdükçe ve gemi hızla batmaya başlayınca keseri ellerine verenler, kendilerini o batıştan kurtaracaktır. Hiç farkına varamayacaksınız değil mi? Bir zamanlar sağ-sol diye yönlere ayrıldığımız zaman, aynı el aynı yönlere o silahı vermişti. Hiç farkına varamayacaksınız değil mi? daha dün bir kaç yıl öncesine kadar sizden binlerce liralık yardım alanlar, o yardımlar ile yine sizin memleketinizin ekonomik olarak batışını hızlandırıyor, nasıl mı? Üç kuruş değer eden evinize binlerce liralık değer biçerek ve hatta verip satın alarak. Üç kuruş değeri olan aracınıza binlerce liralık değer vererek satın alarak. Sonuçta ne mi oluyor piyasa uçuyor farkında değil misiniz? Gıda sektöründe başını alıp giden fiyatların müsebbibi ile emlak değerlerinin artışında rol oynayanlar hep aynı kişiler değil mi? Bu işi yapan aslında birkaç kişiden oluşan, görevlendirmeleri yapanlar belli. Ama satın alınanların sayısı ve algı operasyonuna bilmeden katılanların sayısı çok olunca, açız aççç diye bağıranların sayısı biraz fazla olunca işin rengi de boyutu da değişiyor. Zaten senaryo yazarının istediği de bu. Figüranlar, başrol oyuncularının yönlendirmeleri sonucunda aksiyona hız vermektedirler. Açızzzzzz aç…
Bir otomobilin fiyatı milyona varıyor, millet sırada araç yok. Banttaki araca sıraya girmişler.
Açızzz aççç…
Toki denilen kurum ev kavuşturamıyor, müteahhitler ev kavuşturamıyor, ev fiyatları almış başını gidiyor. Dört duvar briket ev yüzlerce bin liralardan gidiyor ve daha topraktan evler satılıyor.
Açızzz, aç…
Gece kulüpleri bir şeylere inat ağzına kadar tıka basa dolu, hastaneler, meyhaneler, pastaneler, kafeler, otoparklar, avm ler, iş hanları, caddeler. Alkol tüketimimiz hiç olmadığı kadar artmış ama
Açızzz, aç…
İhanet çemberimiz o kadar açı genişlemesine maruz kalmış ki, ihanetin boyutuna emir verenler bile şaşkın.
Açızzz, aç…
Şükür unutuldu. Ne kadar kazanç olur ise olsun açız aç. Kazanç gözümüzü doyurmuyor “hep bana, hep bana”. Ölüm döşeğinde mal hesaplar olduk, son nefesini verirken parasını hayal edenlerin sonunu Rabbim hayra çıkarır inşallah. Hâşâ; bir de Allah ı kandırmak için zekât hilesi çıkaran kula bakın. Hep biz yapıyoruz, biz. Çünkü
Açızzz, aç…
Bu gemiyi batırmak isteyenlerin amacı çoktan yerine geldi amma, role o kadar kendimizi kaptırdık ki filmin bittiğinin farkında bile değiliz. Yapımcı çoktan malzemeyi toplayıp gitti bile, biz hala;
Açızzz, aç…
Sivil kitle örgütlerimiz var boy boy. Adı bile duyulmamış, sivil nedir bilmeyen. Amacını unutmuş, amacının dışına çıkmış, amacını idrak edemeyen. Sivil, gerçekten aç iken ortada görünmekten hoşlanmayan, meydana çıkmayan, sivili tanımayan. Ama bir kaç yandaş bir araya gelip reklam için boy boy plaket alıp veren. Koltuğuna sahip çıkan, koltuk için savaşan.
Açızzz, aç…
Ve gerçek sivilin arasında öylesine bir uçurum konulmaya başlanmış ki kapatabilene aşk olsun. Zengin iyice zenginleşiyor, fakir ise söyleyecek kelimelerden bile uzak.
Ortada gerçekten sıkıntı var. Yolunda gitmeyen bir sürü problem ile uğraşılırken iktidar yanlılarının büyük bir çoğunluğunun lale devri saltanatında yaşadığı zaten aleni olarak görülüyor. Saklanan veya inkâr edilen bir şey de yok. Hayat onlar için çok güzel, hayat onlar için tıkırında işliyor ama ya gerçek siviller. Unutulan gerçek halk…
Ortada gerçekten problemler var ve bu problemlerin meydana getirdiği sosyal yaralanmalar her geçen gün kronikleşerek umutsuz vaka haline gelmektedir. Eğer ki 30- 40 kişilik bir iş ilanına on binlerce genç işsiz anında müracaat ediyor ise, bu işçi alımlarında her ne kadar görünürlerde her şey kitabına uygun olarak yapıldığı algısı gösterilse de siyaset çarkının boş durmadığı ayrıca bilinmektedir. İşte bu yüzden, oturup düşünmek lazım.
İşsizliğin had safhada olduğu yetmezmiş gibi, başlangıcını kamu kurum ve kuruluşlarının çektiği, özel ve kamu sektörlerinin her türlü hizmet ve mal alım - satımlarında afakî günlük derecelendirebilecek oranlarda zam yaptığı, yapmaya inadına devam ettiği ve bu durum karşısında normal esnafın dahi kendi hesaplamaları dâhilinde elinde mevcut bulunan ürünlere dilediği şekilde zam yaparak halka satışa sunduğu, hal böyle iken gerçek manada denetimin yetersiz kaldığı ve şikâyet merci hususunda her hangi bir muhatap bulunmadığı da ortadadır. Bütün bu yaşananlar halkımız tarafından normal olarak algılanmaya başlanmıştır bile.
Kim yapıyor bütün bunları?
Elbette ki biz. Kendimiz yapıyoruz. Eğer ki zam fırtınası bitpazarını da vurmaya başlamış ise ağlanacak halimize gülmeye başlasak daha iyi olur. Nasıl olsa oynatmaya az kaldı…
Bu gemiyi batırmak isteyenler aslında amaçlarına ulaştı gibi. Asıl amaçları her ne kadar iktidarı koltuğundan alaşağı etmek olsa da, içimizde öyle bir yara açtılar ki iyileşmesi çok zaman alacağa benzer.
Senaryo yazarının aslında iktidar olmak gibi bir derdi falan yok. Senaryo yazarının sivil halkı, mazlum halkı veya zam yağmuru altında ezilen halkı umursadığı falan da yok. Onun asıl amacı gemiyi rotadan çıkararak, içindeki bütün canlılar ile birlikte batırıp, yok etmek.
Bu neyin kini aslında biliyoruz ama o kadar uzun, o kadar labirentli bir yol ki başka zamanın mevzusu olsun. Ama o içimizdeki bizden olmayıp, bizden görünen ihanet çemberinin içerisindekileri kesinlikle unutmamak lazım. Ağzımızda diş kalmadı yazık…
Zam yağmuruydu falan derken, 3. Dünya Savaşı ihtimalleri derken, danışıklı dövüş mahiyetinde yaşanan bir savaş derken, dünya düzeninin yeniden dizayn edilmesi derken unutulmaması gereken şudur;
Bahse konu durumlar dünya varoşlundan beri yaşanıyordu. Günün şartlarına göre birileri hep kendi menfaatleri doğrultusunda duruma gerektiği zaman müdahale ediyordu o kadar. İçerisinde bulunduğumuz asır insanlık açısından birçok değeri kaybettiğimiz ve farkına varamadığımız bir asır olarak tarihin tozlu raflarında yerini alacaktır. Ancak bilinmelidir ki kaybeden hep “ adam sende” diyen “bana değmeyen yılan bin yaşasın” diyenler ile rol gereği “açızzz aç” diye bağıranlar ve o pirincin içerisindeki beyaz taşlar olacaktır.
Bu neyin kini bilmem ama bildiğim tek bir şey var ki; benim memleketimde siyaset sadece gönül adamlığı ile yapılan bir olgu haline gelmiştir. Siyaset; gönlü olmayanın, gönülden anlamayanın yapabileceği bir iş değildir. Bu şartları taşıyan şimdilik Ankara’da birkaç gönül adamı var. Eğer ki tez zamanda çevrelerini sarmalamış olan lale devri şakşakçılarından kurtulur iseler Rabbim ömür verdiği müddetçe de dua almaya devam ederler ve gönül sevdasıyla ifa ettikleri görevlerine aynı şevk ve gayret ile devam ederler, yok müdahale etmez birilerinin kinlerinin artmasını seyredip, bekler iseler işte asıl o zaman sen seyret aç kalmayı… Batan gemiden çıkacak olan feryatları…
Bu neyin kini bilmem ama bilmemiz gereken bir şey var ki; daha dün kitap fırlatanlar, havadaki uçağa boş dağları bombalatanlar, birilerinin eline silah verip başka birilerini hedef gösterenler, bugün halktan topladıkları kurban derilerinin parasıyla halka neleri yaşattıklarıdır.
Bu neyin kini bilmem ama gördüğüm ve bildiğim bir şey var k;i mevcut piyasada civil peynirin dahi kilosunun 80 liraları bulduğu bir dönemde, bu işin müsebbiplerinin ALLAH katında rahat yüzü görmeyecekleridir.
Bu neyin kinidir bilmem ama bir özel halk otobüsünün dahi ücretinin 6-7 lira olduğu bu dönemde insanlar kilometrelerce yolu yürüyerek evlerine giderken, birkaç ay da bir asfalt değiştiren, her yıl bordür değiştiren, inadına asli vazifelerinin yerine başka sektör ve alanlarda halkı yanıltmaya çalışan ve kendi taraftarlarınca sözüm ona destek gören mirasyedi belediyeciliklerinin zengin görünen ama iflas etmiş durumun inkârıdır bizi bezdiren.
Bu neyin kinidir bilmem ama eli kulağında olan seçimlerde, sahanın içerisine değil de trübinlere oynanan yanlış oyunun “acaba kasıtlı mı yapılıyor?” olgudur bize mide spazmı geçirten.
Uzun lafın kısası vesselam;
Bu neyin kini bilmem ama bildiğim gerçek olan tek şey var ki o da “LA GALİBE İLLALLAH” tır.



